Uzaklarda olmak gerekir bazen. Rüyalar kadar uzaklarda.
Varsın kapanayım parmaklıklar ardına, yeni limanlarda.
Zaman uğramasa da olur, iyi olurum ben oralarda.
Kimselerin olmadığı, konuşmadığım bir dil konuşan insanların arasında,
Hüznün uğramadığı, kimsenin sıkılmadığı diyarlarda.
Bazen. Bazen böyle oluyor. Melankoli içerisinde umut, hüzün kokan hisler içerisinde dahi mutluluk buluyorsun. O mutluluk bazen bir kişi, bazen bir olay.
Neyse. Bu aralar filtre kahve sevdalısı oldum. Ocağımın olmaması ne kötü bir şeydir.
Resmen evde kalmadığıma bin pişman oldum. Yurt bana göre değil. Zaten rahat rahat kimseyi ağırlayamama gibi bir sorunum da var. Odam da ebesinin nikahında, merdiven çıkıyorum her gün milyon kez. Sonra diyorlar yurt iyidir falan fistan, inanmayın. Senedimi iptal ettirsem iki dakika durmazdım. Kettle kullanamıyorum lan odada! Yok kullanırsan alırız kettle’ı, yassah, falan.
Anam her telden girer oldum.
Neyse o değil de geçen gün ben bi aşığım…
Sabah gözlerimi bir açtım, bir de ne göreyim? Kar. Aylarca hayalini kurdum, kar yağsa dedim, kardan madamlar yapsam, başını örtsem, şakirt bazlı halkı gıcık etsem dedim.
Özetliyordu içimden geçenleri. Bembeyaz, saf duygular örtüyordu tüm toprağı, kiri, çamuru.
Temiz, bembeyaz bir kağıt gibi.
Yeni hikayelere hazır. Yeni ayak izlerine.

Ne denir ki,
Gözümün önünde, gözlerinin içine baka baka gitmene müsaade ettim. Gitmeyecektin. Sabaha kadar sarılacaktık icabında, günün doğuşunu, batışını, sonra bir daha doğuşunu görene dek.
Dayanamayacaktık, birbirimizin kollarında uyuyakalacaktık. Baş başa olacaktık, kimselerin olmadığı bir çatının altında.
Bir şarkıyı aynı kulaklıklardan duyacak kadar uzak olsak yeter işte.
Aynı rüyayı görmesek de olur, yeter ki öznesinde “biz” olalım.
Mesela, bu aralar kendimi bir karmaşanın içinde bulur gibi oluyorum. Yorgun bir güne gözlerimi açtım, ben değildim, herkeste bir nebze yorgunluk vardı, gözlerinden okunuyordu. Sanki herkes biraz bendi bugün.
Gözlerimi açtığımda düşündüğüm fazla bir şey yoktu aslında. Bir hayal, bir mutluluk peşindeydim.
Bir şarkı duyuyorum zihnimde, sözlerini kestiremedim henüz, sadece notaları dönüyor kafamda, ben duyuyorum bir tek.
Kahve ile olan ilişkime ara vermiştim. Hata etmişim valla.
Zaman hızlı geçiyor.
İçinden geldiği gibi sarıl bana, düşünme olacakları. Ne derler deme bana, veya kendine. Ya da uzak dur, soğuksan bana gelmesin.
Bir şehri özledim bu aralar. Aşkın, sevginin, özlemin şehri. Bir İstanbul özledim, hiç uyumayan o güzel şehir. Beni de hiç uyutmazdı zaten.
Yaşadığım şehirde, düzenli uykum var, ama mutlu değilim.
Şu an İstanbul’da bir saat uyusaydım keşke. Tıkılı kaldığım şehirdeki 8 saat uykuya bedeldi.
Zaman, geçsin.

İstediğin oldu belki.
Kendine göre bir yaşayış biçimi seçmiştin. Ben hiç olmayacaktım belki içinde, ama planına göre gitmiyor bazen her şey.
İçinden geldiği gibi davranmadın sırf istediğin olsun diye.
Ya da sadece boş biriydin.
Bakışlarında sıcaklık aradım seni tanımaya çalışırken.
Sesinde bir samimiyet vardır belki dedim.
Yanılmışım. Ve bunu çok geç öğrendim.
Anonim sordu: sırf bir şey sormuş olmak için soru sorduğun oldu mu?bu yazdığım tam anlamıyla onu karşılıyor da:)
Olmadı, ama aslında olabilir.
Sözün bittiği yerdeyiz derler ya hani
Van depremi oldu olalı kendimi aştım. İnsanlara daha önce etmediğim kadar yardım etmek istedim. Bilmiyorum içimde garip bir duygu bu.
Bu uğraş yolunda attığım her adımda bana engel olmaya çalışan insanlarla karşılaştım. Gururunu haysiyetinden ve şerefinden önde tutmayı prensip edinenler, “Kendinin reklamını yapıyor” diyen prim avcıları, amacı yardım etmekten çok sosyal dünyadaki duruşlarını sağlamlaştırmak, imajını korumak olan yardımlaşma dernekleri. Ve tabii devletin yediği haltlar. Hepsine birinci tekil olarak şahit oldum.
Öncelikle bana engel olanlar, köstek olanlar, prim avcıları. Siz ne yaptınız? Ben ve benim gibi niceleri bir şeylerin farklı olması için savaşırken, cebinde beş para olmayan insanların bile yardım edelim katkımız olsun diye varını yoğunu ortaya koyduğu bu kardeşlik ortamının tam ortasına sıçmaktan başka neyi farkettirdiniz?
Oh olsun kürtlere diyenler. Size bu yazdığım cümleyi bile haketmiyorsunuz, ama ben yine söyleyeyim. Aynaya baktığınızda gördüğünüz şey insan olabilir, ama alakanız bile yok. Irkçılığın medeni sayılan her ülkede nefret suçu olmasının bir sebebi var. Sizin gibi vahşiler.
Bir şeyden eminim. Bir gün ırkçı insanları anlamayacağım.
Ve şundan da eminim. Irkçı davranan insanların sevdiği biri o enkazlardan birinde şu an kurtarılmayı bekliyor olsaydı, ona el atan, yardım edenlerin arasında o nefret ettikleri kürtler de olsaydı, aynı düşünmezlerdi.
Irkçılığın temelinde o ırkı tanımaya çalışmamaktan başka hiç bir sebep yok. Irkçılık denen şey sadece, önyargıların en büyüğü.
Türk dizilerini anlayamayacağım.
Bazı Türk yapımı filmleri de öyle.
Bazen, acaba bende mi sorun var diye düşünüyorum, ama çevremdeki arkadaşlarımın çoğu da benim gibi düşündüğünden, sorun bu yapımcılarda diye karar veriyorum.
Keşke diyorum, insanlar şu aptal dizilere prim vermese de, prodüksiyon adına daha adam akıllı şeyler yapmaya itilse yapımcılar.
Aşiret dizileri, tecavüz temalı diziler, 35 yaşında oyuncuların liseli rolü yaptığı diziler. Bir Jim Carrey, bir Rowan Atkinson olamayacak cıvık komedi filmleri.
Biraz daha Fringe, biraz daha House istiyor insan bazen.
Doktorlar ve türevleri değil.
